günlük tadında vol.2

Size de olur mu hiç? Ben bazen bedenimden ayrılıyorum sanki. Uzaktan bakıyorum kendime. Tahminimce sağ üst köşemden. Her bakışımda ne kadar değiştiğimi görüyorum. Zaman geçtikçe bambaşka bir insana dönüşüyorum ve dönüştüğüm şeyden hiç ama hiç memnun değilim. Duvarlar var sanki etrafımda. Uzaklaşıyorum herkesten. Birileriyle konuşmayalı sanki yüzyıllar olmuş gibi. Konuşmadan duramayan ben, sessizleşiyorum giderek. Karşımdakileri dinlememeye başladım. Önemsemiyorum. Önemsemedikçe daha da yabancılaşıyorum. Yabancılaştıkça da yalnızlaşıyorum. Ve ben yalnız kalmaktan nefret ederim.

Bigadiç’ten Balıkesire taşındığımızda 5 yaşındaydım ve beni ana okuluna gönderdiler. Bigadiç’te arkadaşları rahmetli Fadime Nine ve Birgül Teyze olan ben yaşıtlarımla ilk kez orada iletişim kurdum. Ama yine de en iyi arkadaş tercihimi üst komşumuz Münevver Teyze’den yana kullandım. Sonrası okulda koca bir tenefüs ve tek başına tavaf edilen bir bahçe: yalnızlığın 5 yaş yorumu. Şimdiyse sanki Ankara okul bahçesi olmuş da ben upuzun bir tenefüsteyim.

https://www.youtube.com/watch?v=zuBXXnAtrfM

Masa

Bu gece, deniz için özel bir seremoni hazırlamıştı Denizanası. En sevdiği şarkılar teker teker boğulurken mercandan evinde, kravatını takmış aynadan solgun yüzünü izliyordu. Kendisinden geriye, içinde yazıların karmaşıklaştığı bir şişe ve anlatılacak bir hikaye masasının üstünde.

En büyük engellerimin, yeşilden bordoya akan rengiyle, balık pullarında koşmak olduğu günlerden bu yosunlu cümlelerim.

Çatıdaki utangaç kedinin, yorgun balıkçılardan kaçırdıklarını şimdi martılar taşıyordu turuncu gagalarında. Kanatlarından kopup düşen özgürlükleri örtmüştü denizi ürkek kar taneleri gibi. Üşümüştü denizanası, deniz kızının gölgesinde yakamozu izlerken.

En çok denizde hayal kurmayı sevmişti denizanası. Tuz kokan sıcaklığı onu bilinmezin girdaplarında sürüklerken, gözlerine dolan serin dalgalar gerçekliği vurmuştu kayalarına. Yürümek istemişti gemilerin yelkenlerinde o kedi gibi… Süzülmek istemişti yıldızların halesinde usulca hınzır martılar gibi… Denizanası her hayal kurduğunda deniz kızının pulları parlamış, sakin denize yansıyan yıldızları göstermişti titreyen dualarıyla. Martıların da ötesinde özgürlüğüyle çoktan her bir yıldızın üzerinde uçmamış mıydı sanki Denizanası? Gitmek isteyen patiler, sudan izler bırakırken keyfince, çoktan basmamış mıydı geçen her geminin yelkenine? Ne vardı bu hayallerde gerçeğin güzelliğinden öte? Halbuki gerçekliğin altında ezilen deniz kızı asıl koşan değil miydi hayallerin susuzluğuna? Yavaş yavaş takip ederken suskun soluğunu denizanasının, anlamıştı deniz kızı yalanını dudaklarının.

Denizanası usulca savaş ilanını dalgalandırdı denizin durgunluğuna, dönerken deniz kızının yıldız yansılarının soluklaştığı saçlarının etrafında. Artık balıkçıların düğümlerini çözme vaktiydi, yankılanan kalplerinde ikilinin. Teker teker salınan saç telleri köpürüyordu deniz kızının, anlatılmak istenilen düşünceleriyle gecenin. İlk notadan son dansa kadar kamaşıyordu gözler anılarıyla ikilinin. En büyük gerçekleri sahnelenirken gölgelerin.

Dostluklarına vurulan kelepçeleri paslanmıştı tuzlu kelimeleriyle levreklerin. Deniz anasının şarkı söyleyen benliği, yunusların yüzgecinde yitirmişti tüm zamanı karışırken sonsuzluğuna evrenin… Düşünceleri, dağılırken rüzgarlarında yelkenlilerin, ağaçlarına takılmıştı yerkürenin. Masallar anlatırken gri gözlerine deniz kızının, tükenmişti hayalleri parıltılarında halelerin.

Her yerde ama aynı zamanda hiçbir yerde olamayan denizanası son kez düşünmüştü parlamaya başlayan şehrin ışıkları yakarken renksizliğini gözlerinin. Duygusuz akan gözyaşları, batan güneşin cazibesinde çıkarken merdivenlerinden bulutların, yeniden yaşamak istemişti deniz anası bu gecenin sabahı. Tek ve tüm olarak benliğiyle.

Tuz kokan şeffaflığımla insanoğluna koştuğum o yıldızlı yollardan, yeşilden bordoya akan pullarına sırtımı döndüğüm tek geceden bu biten soluksuz veda cümlelerim.

benlik

“iki şey hayatımızdan kesin bir şekilde uzaklaştırılmalı : gelecekte yaşanacak acılardan korkmak ve geçmişte yaşanan acıları tekrar tekrar hatırlamak. çünkü geçmişteki artık, gelecekteki henüz bizi ilgilendirmiyor.”

sözlerimin kendim dışında kimse tarafından kaale alınmadığını biliyorum, bu bir problem değil; fakat sevdiğim herkese bunu söylemek istiyorum. artık korkmayın, kendinize karşı dürüst olun, ‘kendiniz olun’, yaşadıklarınız ve hissettiklerinizin normal olduğunu kabul edin.

belki başkaları yerine kendimizi tatmin etmeye çalışsak her şey çok daha güzel olacak.

 

 

geçen sadece zaman

rüzgar arkanızdan esiyorsa eğer öne doğru gitmek daha kolay gelir. akıntı kuzeyden güneye doğruysa eğer, güneye daha az emek harcayarak yüzebilirsiniz. ve eğer kızılay metrosuna binerseniz muhakkak ki kızılay’a veya yol üstündeki duraklardan birine gidersiniz.

ama rüzgarın arkanızdan esmesi, akıntının size yardımcı olması veya kızılay’a gitmek  her zaman doğru olan seçenek değildir. basit tabirle akıntı sizi sürüklüyordur. metroda gideceğiniz yönü karıştırmış olabilirsiniz. çok geç olmadan inip asıl gitmek istediğiniz yere giden “doğru metroya” binin.

orası veya tam tersi, bu yönlerin hiçbirisi doğru olmayabilir. o halde olduğunuz yerde bekleyebilirsiniz.

hiçbir rüzgarın sizi kımıldatmasına izin vermezsiniz. yoğun çaba harcarsınız. beklersiniz. sadece beklersiniz. bu da bi yoldur.

ve “yolda durmak yolda olmak anlamına gelmez. yolda durmak yolda durmak anlamına gelir.”

doğru durağı bulana kadar bütün duraklara gitmek yerine, durmak ve doğru otobüsü beklemek bazen daha evladır.

eğer bir otobüsü kaçırmışsanız da orada bekleyin, mutlaka tekrar gelecektir.

Ölülerin Arkasından Kalanlar

Söylemek istediğim, söylemek zorunda kaldığım, söylememem gereken, söylediklerim. Dilimin dönmeyeceği cümleler kurmak istiyorum bu satırlara. Artık söylemem gereken şeyler. İçimde patlamasın diye, azda olsa rahatlasın diye birikenler. Benim için anlamlı, sizler için anlamsız olabilir sayın dinleyenler. Oscar Wilde’nin hatırına “Kulak verin sözlerime iyice”.

Her geçen gün yıkılırken şehirlerim bende öldürüyordum sevdiklerimi. Ne dalkavukça sözlerle ne de kılıç darbeleriyle. Aslında çok da bir şey yapmadım kendi kendilerine öldüler. Sessiz kaldım, çok sıkıldım. Sessizlik adamı öldürür derler ya beni değil de sevdiklerimi öldürdü teker teker. Sessizliğin en kötü yanı kanatmadan öldürmesi. Kan dökülürse lekesi kalır, lekenin anısı vardır. Bende kalansa ne bir hatır, ne de üç beş satır. Bomboş anılar, sinemanın başlamasına beş dakika kala gibi, bembeyaz koca bir perde. Umutsuzluğum kaldı geriye herkese karşı.

İnsan, diğerlerine olan umudunu yitirebilir de ama kendine olan umudunu yitirmemesi lazım. Bunu öğrendim son zamanlarda… Kendimdeki umudu başkalarına sattığım zamanlarda… Benden geriye ne kaldı bomboş iki tane el kaldı. Boş yollarda adımlarım, boş odalarda fısıltılarım birde attıkça yankılanan bomboş bir kalp kaldı. Sevdiklerim ölürken de göz yaşı dökmek bana kaldı…

Kala kala yastığımda iki tane göz kaldı. Sonra kurudu gitti onlarda kalmadı. Yine iki tane el bana bakar kaldı. Azı gitti çoğu kaldı. Azıda birden gitti. Bindi trene gitti. Arkasına bakmadan gitti. Hayatımı sikti. Sonra iki dudağımın arasında ağza alınmayacak küfürler kaldı tüküre tüküre söylediğim.

konusuz

yokluğun, hiçliğin, acının, zararın ve kötü duyguların ilham verdiği insanlarız. temamız yok, konumuz belirsiz.

“nasıl olsa geçer gider, unuturuz, en kötü ne olabilir ki?” diye yola çıkan insanlarız. tutkumuz yok, umursamazlığımız eşsiz.

tanrı kompleksi olan küçük insanlarız. kendimize pay çıkardığımız şeyler sonsuz lakin içimizden gelen, kalbimizden kopan hiçbir şey yok. kafamızda oluşturduğumuz ‘tatlı’ hayaller bile hissiz.

çıktığımız yolun sonu pek tabi yok. düşüncelerimiz dallanıp budaklanıyor ama asla ve asla tek bir noktada birleşmiyor. dalıyoruz ama çıkamıyoruz, yürüyoruz ama duramıyoruz. yol bitmeyince yolcu yorulurmuş, biz bıkmışız. alnımız açık, başımız dik fakat ruhumuz mahzun. gerekeni yapamıyoruz, korkağız. “elimizden bir şey gelmez” yalanına sığınıyoruz. görmüyoruz çünkü gözlerimiz kapalı, duymuyoruz çünkü kulaklarımız kendimize fısıldadığımız saçmalıklarla tıkalı.

çok karanlık bir resim. mutluluk yok, ressamı biziz.

öneri almak üzerine

bugünlerde iyice içine kapanan birisi olarak (ve dördüncü bardak çayın bana verdiği yetkiye dayanarak) bazı şeyleri söylemeyi kendime hak olarak görüyorum.

pek çokları benim önerilere kapalı bir insan olduğumu söylerdi. tabiri caizse -ki caiz- burnumun dikine giden bir insandım. daha sonraları -son iki, bilemedin üç sene içinde- nispeten değiştim. birkaç konu hariç burnumu olaylar dışında tuttum. gelen öneriyi yeri geldi uyguladım yeri geldi ufak değişikliklerle hayatıma uyarladım falan.

peki, ne işime yaradı?
“hiç.”
çünkü bahsettiğim konular o kadar küçükmüş ki. bunlar hakkında ne yapsam diye düşünmek bile zaman kaybıymış aslında. kendim bir çözüm mü bulsam yoksa insanları mı dinlesem diye düşünmek iki kere zaman kaybıymış. etti mi sana üç? bunların yerine elif şafak (elif şafak mı dedim ben? puuuuhhh!) okusam vaktimi daha iyi değerlendirebilirmişim. yarın gideyim de bi kitabını alayım bari.

büyük konulara gelince, karşı cinsle yaşadığın münasebet konusunda ben öneri almama taraftarıyım. ne hissediyorsan, git o duygunun peşinden. kimseyi takma ama kendini iyi dinle. olursa çocuğun adını aziz koyarsınız (kız olursa aslı). olmazsa gel beraber oturur beraber dinleriz mihriban’ı, unutama beni’yi.

ve şunu da söylemek istiyorum, iki tane afili laf söyleyen erkeklerin kurbanı olan kadınlar, bir türküye konu olamayacak kadınlardır.

tekkanat

“aşka vardıktan sonra kanadı kim arar.”
– yunus emre

hatırlıyorum, kanatlarımı nerede çıkardığımı. bir gönüle girmiştim. sonsuz güzellikte bir gönül. kanatlarımı çıkarıp asmıştım portmantoya. (lanet olası teoman). ayakkabılarımı da çıkarmıştım. amerikalı değiliz ki ayakkabı ile eve girelim.

iyi ki de amerikalı değiliz. zaten aşk yorgunuyum, çıkıp direnemezdim bir de. iyi ki değiliz. mihriban türküsünü bilmezdik yoksa. şirin ile ferhat’ı, leyla ile mecnun’u bilmezdik. kerem olamazdık. iyi ki de değiliz, kanatların ne işe yaradığını bilmezdik yoksa.

bi klişeye düştüm, anneme sordum. “kanatlarım nerede?” normal bir soru gibi karşıladı. gözlerini yere düşürdü, bir süre düşündü. “hadi” dedim. “nerede çıkardıysan oradadır desene” dedim. demedi. “kanatlarını bir kere çıkardıysan, kanatsız uçmayı öğrenmen gerekiyor” dedi.

“ama kanatsız uçulmaz, aşka da varılmaz” dedi.

Hazır Ata’yı Unutmamışken

Diken de batar. Parmak da kanar. Ölür de kişi. Sonraki buluşmalar için.

Bir gün bana bir şey oldu. Kendimi hafif hissettim. Ağırlıksız olduğumu sandım. Aman deyip geçiştiriverdim. Yattığım yerden kalktığımda demir ızgaralı tahta pervazlı pencereden ileride tanıdık olmayan sıradağları gördüm. Ardı deniz olmalı ki iyot kokusu vardı etrafta. Potinlerimi giydim. Üstüme kalınca siyah bir parka aldım. Dışarı çıktım. Soğuk yüzü kesmesine rağmen küçük kar birikintilerinin üzerinde oynayan çocuklar vardı. Kimisi kasketli baldırı çıplak, kimisi güzel elbiselerle giydirilmiş saçları yapılı kimisi de uzaktan izleyen heybeli çocuklar…
“Girin bakayım içeri, üşüyüp hasta olacaksınız,” desem de takmadılar beni çok. Güldüler sadece. El salladılar. Ben de onlara el salladım. Belki de beni anlamamışlardı ama gülümsemeleri yeterliydi benim için, varsın anlamasınlardı. Yürüdüğüm ince uzun sokakta benim gibi bir sürü insan vardı. Kimi yaşlı, kimi genç, kucağında bebekli kadınlar kendi yollarında yürüyordu. Nereye gideceğimi biliyormuş gibi istifimi bozmadan devam ettim. Çardak balkonlu küçük bir evin önüne geldiğimde durdum. Evin çatısından sarkan üzüm salkımlarını, bahçesindeki meyve ağaçlarını ve iki koca köpeği görünce aradığım adresi bulduğumu anladım. Bahçeye girince köpekler de yerlerinden kalkıp yanıma geldiler. Ses çıkarmadan sevdirdiler kendilerini. Kapıyı çaldım. Bir kaç saniyeye açıldı.
“İşte buranın da bu güzelliği var. Herkese ayıracak bolca zaman var. Hoş geldin. Geç içeri.”
“Siz Atatürk müsünüz?”
“Mustafa’yı tercih ederim.”
“Ömrüm boyunca sizinle tanışmayı bekledim.”
“Desenize ömrünüz buna ifa etmedi.”
Güldük. Konuşmaya devam etti.
“Nasıl buldunuz burayı?”
“Bilmiyorum sanki hafızama kazınmış gibiydi. Çok zorlanmadım.”
“Ne güzel. İçinizi ısıtması için birer kadeh?”
Bakarken öyle mavi bakıyordu ki ateşin kavı halt etmişti yanında.
“Çok isterim.”
İki suyu karıştırdı ve ab-ı hayatını elde etti kendi dediğine göre. Bardakları masaya koydu. Konuşmaya başladı.
“Biliyor musunuz? Ben de bugün öldüm.”
“Biliyorum,” dedim. “Sizi tanıdıktan beri, bugün benim gibi insanlar da yaşadıkları süre boyunca öldüler.”
“Abartıyorsunuz beyefendi,” dedi. “Ben bugün gerçekten öldüm. Buraya gelmeden önce neredeydiniz hatırlar mısınız?”
“Evet, Ankara’da. Evimde.”
“Artık orası sizin eviniz olmayacak biliyorsunuz değil mi?”
“Fakat? Nasıl bilebilirsiniz ki bunu?”
“Hiçbiriniz, hiç bir şey yapmayıp binlerce emekle oluşturulmuş cumhuriyetimizi kollamadınız. Rakısından yudumladı. Neyse geçti artık.” Bardağını kaldırdı. “Zor ama güzel olan geçmiş günlere,” dedi.
“Üzgünüm dedim. Utanç içindeyim karşınızda.”
“Sizi suçlamak bize bir şey kazandırmayacak. Ayrıca siz sadece kalabalıkta bir damlaydınız. Suçunuz olsa olsa deniz olmaya çalışmamanız olur. Beni sevmeyebilirsiniz. Beni istemeyebilirsiniz. Ama size bıraktığımız bu memleketi koruyamamak… Onca kişinin borcunu böyle mi ödeyecektiniz?”
“Ben ne diyeceğimi bilmiyorum, haklısınız.”
Durulduk bir müddet. Ama sadece bir müddet.
“Bakın,” dedi. Bu rakıyı niye içerim bilir misiniz?”
“Sıkıntılarınızla baş başa olduğunuz için mi?
Sesi keskinleşti.
“Hayır! Ben sadece en güzeli olduğuna inanırım rakının. Asla yalnız olduğum için içmedim bunu. Çünkü hiç yalnız olmadım. Vatandı benim ailem. Halktı evlatlarım. Lakin siz beyefendi, siz yalnız olduğunuzu düşündüğünüzde en büyük hatayı yaptınız. Siz ve sizin gibi vatan evlatları hiç yalnız değildiniz ama bunu göremediniz. Şimdi. Rakınızı bitirdiyseniz gidiniz. Görüyorum ki yapacak çok işiniz var.”

Gözlerimi açtım. Doktorlar başımda eğilmiş beni inceliyorlardı. Sanırım geri gelmiştim ölümden. Yarım kalan işi hep beraber birlikte başarmak için.

Bugün matem günü, yas günü, en azından bizim için böyle. Cumhuriyet’imizin kurucusu son yüzyılda yetiştirdiğimiz en önemli dehamız Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü kaybetmemizin 78. Yıl Dönümü. Sadece her yıl dönümünde değil her gün özlemle andığımız şu zamanlarda birlik ve beraberliğimizi pekiştirmemiz gerektiğini hatırlamakla yükümlü olan bizler, onun önümüze tuttuğu ışıkla her türlü karanlıkta aydınlığı yakalamakla mükellefiz. Seni saygıyla,minnetle,özlemle anıyoruz ve açtığın yolda gösterdiğin hedefe durmadan yürüyeceğimize and içeriz.

Amacı Olmayan Yolculuk

İnsan başlangıçta bir kaya parçasıdır. Nerede olduğu önemli değildir. Hatırlamaz zaten. Nereden geldiğini bilemez. Bu yüzden bir amacıda yoktur. İnsanın amacı nedir? İnsan ne için var?Nereye gidiyoruz? Bu sorular baymadımı artık. Geldik ve buradayız ötesi yoktur bu durumun.

Yolculuğa çıkmak gibi bir şey değildir hayat. Yolculuğun bir amacı vardır çünkü. Hayat yolun kendisidir. İnsan, hayatın içinde yol alır. Yol nereye giderse sizde oraya gidersiniz. Hayat, elinde zaman keskisiyle bizi koymak istediği yere göre şekillendiren bir heykeltıraştır bir bakıma. Ve bu yüzden hayatın bir amacı vardır, insanın değil. Kendi amacımızı yaşadığımızı sanarız fakat hayatın bizi şekillendirdiğini unuturuz. Hatırladığımız ilk yer heykeltıraşın masasında olduğumuzdur. Niye o masada olduğumuzu düşünmeden kendimize belirli amaçlar belirlemeye çalışırız. Ya da nerede olduğumuzu bilmeden yolda ilerlemeye çalışırız. Düşündüğümüz tek şeyse o yolun bizi inandığımız bir amaca götüreceği. Aslında yolda ilerlemeye devam edersiniz. Sanslı olanlar ulaşır bazen inandığı amaca. Bazılarınınsa tekeri patlar kalır. Ama herkes o yolun kendi amaçlarına gittiğine inanır. O yol her zaman devam eder aslında. İnandığımız amaçsa o yolu içinden geçiren bir şehirdir.

Heykeltıraş siz doğmadan öncede oradaydı ve öldükten sonrada orada olacak. Bu değişmez bir kaide. Eğer heykeltıraş orada olmasaydı, bu sizin de orada olamayacağınız anlamına gelirdi. Sahip olduğumuz tek şeyse şu anki bulunma halimizdir. Tolstoy’un Kuyudaki Adamı gibi tutunabileceğimiz tek şey o dal parçasıdır. Hayattır.

Hayata tutunmak, bulunduğun durumu sevmektir. Bulunulan durumu sevmemek insanı ölüme bir adım daha yaklaştırır. Hayat’ın bize nasıl bir şekil vereceğini ya da nereye götüreceğini bilemeyiz. Biz sadece bu yolda giden bir yolcuyuzdur yerimizi bilmeyen, hangi yolda ilerlediğimiz bilemeyen. Bazen seçim yaptığımızı hissederiz içimizde. Bu hayatın bize sunduğu kısıtlı seçimlerden ibaret bir şey değildir. Herhangi bir yol ayrımında seçtiğimiz yolun sonunda ne olduğunu bilemeyiz. Geleceği göremeyiz. Çünkü nereden geldiğimizi bilmiyoruzdur. İnsan nereden geldiğini bildiği takdirde nereye gidebileceğini kestirebilir.

Bulunduğumuz durumu sevmenin tek gerekçesiyse, önce kendimizi sevmemizdir. Bunu bencilliğe yormak mantıksızdır. Hissettiğimiz tek varlık belirtisine bağlanmak bencillik değildir yaşama isteğidir.

Bizi var eden tek şey duyularımızdır. Görebilmemiz, duyabilmemiz, koklayabilmemiz, dokunabilmemiz, tadabilmemiz. Bunların hepsini ortadan kaldırırsak varlığımızı hissedemeyiz. Varlık, bilinçli olmakla değil duyarlı olmakla hissedilir. Bilinç duyarlılıkla gelişir.

Zeka ise bilinci geliştiren duyuların birbirleri arasındaki bağlantıdır. Bu bağlantılar ne kadar güçlü olursa o insan o kadar zeki olur. Zekada bilincin gelişim hızını etkiler. Zekayla bilincin farkı budur. Yani dahi insanlar duyarlı insanlardır.

Bulunduğumuz durumu sevmek diyordum. Tutunduğumuz o dal parçasında mümkün olduğunca tutunmak lazım. Ve o dal parçası bir gün kopacak. Yol bir gün bizim için bitecek. Benzinimiz tükenecek. Fareler dalı kemirecek. Kopana kadar yapılabilecek tek şeyse daldan damlayan balı yalamak olmalı. Heykeltıraşın bize verdiği kavisleri sevmek olmalı. Yolun kenarındaki ağaçları sevmek olmalı. Yoldan zevk almak olmalı. Geldiğimiz yer belli değil ama gideceğimiz yer belli. Amaçsız bir yaşam için başka ne yapılabilir ki.

Aziz Ağabey’le Yaptığımız Bir Konuşma

Kemalot: İnsanın amaçsızlığına değiniyorum

Aziz Ağabey: ve bu amaçlı bir yazı mı yazıyorsun?

Kemalot: Yazının bir amacı var ve benim… Tartışılır tabi.

Aziz Ağabey: benim de çakıl taşlarım var.her yerden topladığım.

Kemalot: İlk çakıl taşını topladığın yeri hatırlamıyorsan gerisi önemli değildir. İlklerin bir amacı vardır.

Aziz Ağabey: ilklerin anlamı ikinciye kadardır.

Kemalot: İkincinin bir anlamı yoktur ikinci alışkanlıktır. Alışmış kudurmuştan beterdir.

Aziz Ağabey: ikinci birincinin üstüne geldiyse. birinci mazidir. ikinci birinci olmuştur. yani senin dediğine geldik.

Kemalot: Ve aslında çakıl taşını neden topladığını bilmiyorsundur. 2. 3. 4. 5. …. Farketmez.

Aziz Ağabey: bi insan neden çakıl taşı toplar?

Kemalot: Çakıl taşı topluyordur da ondan.